Sigorta Dünyası’nın 777’nci sayısıda Prof. Dr. Serhat Yanık’ın röportajı yer aldı. 1990’lı yıllarda doktorasını sigorta şirketlerinde mâli yeterlilik üzerine yapan Prof. Dr. Yanık, sektörde üstlendiği yönetim kurulu üyelikleri sayesinde sigortacılık pratiğini yakından tanıyan bir akademisyen.
Serhat hocam, sektöre hem akademik çalışmalarınız hem de sigorta kurumlarındaki yönetim kurulu üyelikleriniz dolayısıyla yakın bir isimsiniz. Sigortayı toplumsal hayatın neresinde konumlandırdığınızı sorarak başlamak istiyorum…
Öncelikle sigortacılık, topluma mâl olması gereken bir konu. Sigortacılığı herkesin içselleştirmesi gerekiyor. Şunun mutlaka anlaşılması lazım: Bir evde çorba kaynıyorsa, bunun sürdürülebilir olmasının garantisi sigortadır.
Şimdi hayat sadece sigorta değil tabii ki; yaşıyoruz, üretiyoruz, çalışıyoruz ama sigorta sayesinde bunların devam edeceğine olan inancımız var. Esas kritik nokta burası. Risklerle dolu hayatın odağında, olmazsa olmaz bir unsur olarak algılamak lazım sigortayı.
Çocuklardan başlayarak sigortayı bir araç gibi, bir ürün gibi değil; hayatın olmazsa olmaz bir fonksiyonu şeklinde algılatmak gerekiyor. Yani sigorta, hayatımızın ayrılmaz bir parçası ve her zaman kullanmamız gereken bir üründür.
Hesap yaparken mutlaka bütçemizde yeri olması gereken bir kalem değil mi?
Kesinlikle… Ve bütçemizde önemli bir yere koymamız gereken bir kalem. Çünkü onun sayesinde risk yönetimi ve sürdürülebilirlik var, onun sayesinde bireylerin ve işletmelerin devamı var. Aksi hâlde çok büyük kayıplar oluşur.
İkinci önemli konu, sigortacılığa verilen önemde yoğunlaşıyor. Akademisyenler bu alanda ciddi anlamda sigortacılık çalışmak istiyor mu, istemiyor mu? Akademisyenlere bu fırsat veriliyor mu, verilmiyor mu?
Evet hocam, ben de bunu soracaktım: Türkiye’de sigortacılık akademik alanda yeterince temsil ediliyor mu sizce?
Sigortacılık alanı akademide maalesef uzun yıllar ihmal edildi. Henüz birkaç yıl önce akademisyenler için sigortacılık doçentlik alanı açıldı. Bu alan önceki yıllarda finans başlığının altında yer almaktaydı. Son dönemde tekrar finans başlığının altına kondu. Sigortacılık maalesef ek bir branş gibi algılanıyor. Hâlbuki sigortacılık temel ve akademik olarak çok geniş bir alandır.
O yüzden sigortacılık doçentlik alanı ana bir başlık olmalı ve onun altında alt alanlar oluşturulmalı. Sigortacılık altında; sigortanın matematiği, aktüeryası, pazarlaması, finansmanı, iç sistemleri gibi başlıklar yer almalı.
Çünkü sigortacılık çok kolay öğrenilecek bir alan da değildir. Sigortayı ve sigortacılığı iyi anlayabilmek için hukuk, istatistik, matematik, işletme, muhasebe, risk yönetimi gibi farklı disiplinleri bilmek gerekiyor; finans bilmek gerekiyor, mali analiz bilmek gerekiyor. Temel sigortacılık kavramlarını bilmek gerekiyor. Ondan sonra sigortacılık konusunda çalışma yapan bir akademisyen olabilirsiniz. Bu kadar geniş bir alanı alt başlık olarak doğru olmadığını düşünüyorum.
Akademisyenlerin sigortacılık alanında araştırma yapma konusundaki tutumları nasıl? Engeller var mı sizce?
Akademisyenler sigortacılık alanında araştırma ve yayın yapmaktan, bu konuda uzmanlaşmaktan imtina ediyorlar. Çünkü sigortacılıkla ilgili yayınların akademik yükseltmelerinde kabul edilmeyeceği, puan olarak bir değeri olmayacağı düşünülüyor. Bu bakış açısının net bir şekilde değiştirilmesi gerekiyor. Bu alanın gelişmesini istiyorsak bu çalışmaların puan değerlerini artırmalıyız. YÖK tarafından belirlenen öncelikli alanlarda yapılan çalışmalar akademik yükseltmelerde daha değerli kabul edilmeli, sigortacılık üzerine yapılan çalışmalar da bu kapsama dahil edilmelidir.
Sigortacılık bölümlerindeki öğrencilerin ve akademisyenlerin akademik ilerlemelerinde, sigortacılık araştırma konularında başta YÖK olmak üzere ilgili kurumlarca desteklenmesi gerekiyor.
Veriye erişim kolay mı peki?
Doğru bir nokta… Geniş bir perspektifle bakıp araştırma merkezleri kurulmalı. Bu merkezler devletin ve sigorta şirketlerinin desteğiyle hayata geçirilmeli. Bu merkezlerde veri toplanmalı; toplanan veriler üzerinden akademik çalışmalar yapılabilmeli. Akademisyenlerin bu verilere çok kolay erişebilmesi ve bu verilerle çalışmalar üretebilmesi gerekiyor.
Çünkü bir firma ya da sektörle ilgili bilgi almak için çok uzun yazışmalar yapmak, tanıdıklara ulaşmaya çalışmak, bilgiye ulaşmak için uğraşmak akademisyenlerin hevesini kırıyor. “Nasıl olsa veriyi alamam, nasıl olsa bilgiye ulaşamam” bakış açısıyla akademisyenler o alanda çalışma yapmaktan vazgeçiyor.
Örneğin toplu BES verisi almak ya da motorlu taşıtlar sigortasıyla ilgili bilgi alıp bunun üzerinde istatistiksel bir çalışma yapmak istesen, o veriye kolaylıkla ulaşabilecek misin? Ulaşılan veri hangi zamanda, ne kadar düzgün sunulacak? Veriye ulaşmak kolay olmayınca akademisyenler de bu alanda çalışmayı düşünmüyorlar.
Hâlbuki açık bir veri seti olsa ve o veri setini herkes görebilse, ulaşabilse, akademisyenler de hayal etmeye başlayacak. “Buradan şu yayın çıkar, burada bu araştırma çıkar, bunu şöyle ele almalıyız” diye düşünülecek ve bu hayal zamanla yayına dönüşecek. Yayınlar araştırma sonuçlarına, araştırma sonuçları da uygulamacıya, şirketlerdeki yöneticilere bilgi olarak gittiğinde; onlar da büyük veri içinde göremedikleri resmi görmeye başlayacaklar.
Yani burada aslında herkes kazanacak…
Elbette. Hem de şirketten müşteriye kadar. Bence burada gitmemiz gereken çok önemli bir yol var.
Peki, bu konuda birer veri bankası denebilecek Türkiye Sigorta Birliği ile Emeklilik Gözetim Merkezi’nin verileri yetersiz mi?
Yetersiz demiyorum. Ama akademisyenler için verilerde tutarlılık ve sürdürülebilirlik çok önemli. Aynı formatta, çok uzun yıllara dayanan veriler gerekiyor. Çünkü bir zaman serisine bakacaksın; dönüşümü, değişimi, etkileşimi inceleyeceksin.
Bir veri üç yıl geliyor, sonra iki yıl boşluk oluyor. Sonra dört yıl daha geliyor, ardından yine boşluk oluyor. Bir veri beş yıldır toplanıyor ama on yıl öncesine ait veri yok. Bu tür kopukluklar, yapılacak analizleri ciddi şekilde engelliyor.
Hem doğru veriye ulaşımı kolaylaştırmak hem de veri kalitesini artırmak gerekiyor. Bu veriler üzerinde çalışabilecek akademisyenlere de teşvik sağlanması lazım. Uygulamaları pratik hayata dönüştürebilecek profesyonel uygulamacıların da bu işin içinde olması gerekiyor. Burada herkes kazanır; sigortalı dâhil herkesi mutlu edecek bir senaryo ortaya çıkar.
Çünkü devlet ya da ilgili kurumlar bu verileri neden tutuyor? İnsanlar bu veriler üzerinden sonuç üretsin diye tutuyor. Aslında hepsi iyi niyetli; çok ciddi emek sarf ediliyor. Ancak bu verilerin herkesin kullanabileceği bir formata dönüştürülmesi gerekiyor. Bunun yanı sıra tabii ki ilgili mevzuattaki gizlilik kuralları dikkate alınarak daha fazla veri setinin akademisyenlerin kullanımına açılması da önemli faydalar sağlayabilecektir.
Peki hocam, regülasyon konusuna gelirsek; düzenlemelerle teknoloji ve standartlar arasındaki ilişki sigorta şirketlerini nasıl etkiliyor sizce?
Bu konuda benim kafamda şöyle bir tablo var… Sigorta sektörü bunun tam göbeğinde. Bir banka ya da sigorta şirketi düşünelim. Regülasyon gereği “yazılım sisteminin şöyle olması lazım” deniyor. Peki bu regülasyonu kim getiriyor? Bence bazen birbirinden kopuk yapılar bunu isteyebiliyor. Hele şirket halka açıksa, araya bir de SPK giriyor. Yani bir sigorta şirketi için regülatör olarak Hazine ve Maliye Bakanlığı, SEDDK, SPK, KVKK gibi kuruluşlar var; “ben böyle istiyorum” diyen farklı gözetim ve denetim otoriteleri var. Sigorta şirketlerinin ayrıca uluslararası bağlı oldukları yapılar da varsa, onlar başka bir düzenleme istiyor.
Bir de şirketin içinde bu teknolojiyi geliştirmeye çalışan bir teknoloji yapılanması var. Bunların hepsini uygulamak zorunda kalan yer, sigorta şirketlerinin IT ve operasyon departmanları oluyor. Her şirket ciddi yatırımlar yapmak zorunda kalıyor.
Tüm düzenleyici kurumlar bazen benzer bazen farklı taleplerde bulunuyor. Eğer talep teknolojiyle ilgiliyse, bunun merkezî bir yapı tarafından regüle edilmiş şekilde iletilmesi çok faydalı olacaktır. Böyle bir merkez, Türkiye’nin bir teknolojiye (yazılım ve donanım olarak) gereksiz yatırımlar yapılmasını engeller. Kurumların birbirlerini anlamasını sağlar, aynı emeğin birden fazla kez ve gereksiz yere harcanmasının önüne geçer. Böylece işler daha kolay yürür. Bizim böyle bir üst regülatöre, bir teknoloji uygulayıcısına (uyarlayıcısına) ihtiyacımız var.
“Teknoloji, regülasyon ve standardizasyon birlikte ele alınmalı”
Önümüzdeki dönemde bu konuda çok daha fazla karmaşa yaşanabilir; çünkü her şirket kendine göre bir yatırım yapacak. Teknoloji, regülasyon ve standardizasyonu birlikte ele almazsak bu karmaşayı yaşamaya devam edeceğiz. Bence şirketler, başka alanlara harcayabilecekleri kaynakları buraya harcıyor. Bu ise açık bir kaynak israfı doğurabiliyor.
Herkesin kullanacağı ortak bir altyapı, ortak bir standart olabilir. Böylece daha hesaplı ve daha kolay kontrol edilebilir olur. Şirketler buradan sağladıkları tasarrufu fiyata, eğitime, hizmet kalitesine ve yeni ürün geliştirmeye yansıtabilirler. Ancak bunun yerine operasyonel zorunluluklara yatırım yapmış oluyorlar.
Aynı durumu bankalar, aracı kurumlar ve ödeme kuruluşları için de görüyorum. Hazine ve Maliye Bakanlığı, SEDDK, BDDK ve diğer ilgili otoriteler açısından da söylüyorum: Sigortacılık özelinde, tüm teknolojik regülasyonların tek bir merkezde kurgulanması, düzenlenmesi ve şartlarının belirlenmesi önemli bir katkı sağlayabilir.
Elbette şirketler arasında farklılıklar olacak; teknolojik altyapılar, yazılımlar ve kurgular çok farklı. Ancak bugün teknoloji alanında çalışan birimlerimiz, fintech ve insurtech yapılarımız bu konuda ortak bir zemin bulabilir.
Hocam, insurtech demişken; ülkemizdeki bu sigorta girişimlerini bugün nasıl değerlendirirsiniz?
Her insurtech’in kendine göre bir hayali ve ortaya koyduğu normlar var. Kendi açısından gördüğü bir boşluğu, eksikliği kapatmaya çalışıyor. Bu eksiklik bazen operasyonel süreçlerle ilgili olurken bazen de işin özüne ilişkin yenilikçi fikirlere dayanıyor. Hâlbuki belirlenmiş kurallar içinde, standardize olmaya çalışan bir yapıya uygun normlar olsa, yenilikçi bakış açıları daha çok geliştirilebilir. Şu anda birçok insurtech girişimi adeta “kör uçuş” yapıyor. Mevzuata uyum kargaşası içinde kalıyor. Ya mevzuata uyumda sorun yaşıyor ya da teknoloji tarafında sorun yaşıyor. Oysa baştan standartlar belli olsa, belki bu alanda çalışmaya hiç başlanmayacak ya da doğru şekilde başlanıp sağlıklı ilerlenmiş olacak.







